SORGULAMAK, ÖZGÜRLÜK VE YABANCILAŞMA 5/5 (1)

Bütün canlı varlıklar hayatta kalma ve neslini devam ettirme içgüdüsüne sahiptir. Hayatta kalmaksa, bir takım hayati ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlıdır. Bu ihtiyaçlarımızı çevremizdeki tabiattan karşılarız ve her canlı ihtiyaçlarını temin peşinde koşarak “iyi şartlarda yaşamak” için çaba sarf eder. İnsanda bu amaç dizginlenemezse, egoistçe bir çaba içine girer ve kendi yaşam ihtiyaçlarının kat kat fazlasına, hatta tüm dünya nimetlerine sahip olmak ister. Bu sebeple insanların birbirleri üzerinde bir güç mücadelesi içinde oldukları görülmektedir. Maalesef insanlık tarihi bu hâkimiyet çatışmalarıyla doludur. Bu çatışmalar günümüzde de dünyayı yok edebilecek silahlar geliştirilerek hala devam etmektedir. Dolayısıyla insanın insanlık karnesi kötü notlarla doludur. Peki, insan bu kadar kötü bir varlık mıdır?

Bilişsel-Varoluşçu-Hümanistler insanın, Freud’un anlayışındaki gibi insan kötümser, düşük vasıflarda değil; çok iyimser, gelişmeye açık, üstün vasıflara sahip olduğunu savunurlar. Hümanist psikologlardan Maslow, insan tanımında aslında şu gerçeği vurgulamaktadır; insan, iyi ve kötüyü ayırt edecek şekilde sorgulayıcı olarak yaratılmıştır.1 İnsan yanlış davranıştan ve kötüden kaçınıp, kendisi için iyi olana, gerçek olana yönelip, onu kavrayabilme yeteneğine sahip yaratılmıştır. Ancak, “Bu vasıflar insanda doğuştan vardır ve insana insanlık öğretilmez” derler. Yine Bilişsel-Varoluşçu-Hümanist psikologlara göre, “insan özgür bırakılmalı, ona müdahale etmemelidir. Zira o kendisi için en iyi olanı bulur” derler. İyi de on bin yıldan beri devam eden bu kavga niye ki? İnsan neden hala “kendisi için en iyi” olanı bulamadı? Bir yerde bir yanlışlık olmalı. Kim haklı?

Bir defa, “insana insanlık öğretilmez” ifadesine katılmak mümkün değildir. Bu çok eksik bir anlayıştır ve hümanistlerin en büyük yanılgılarıdır. Hal böyle ise bu kadar uzun eğitim hayatı niye ki? Bu adamlar insanın iyi yanı olduğu gibi bir de kötü yanı olan “nefsi”nin olduğunu göz ardı etmektedirler. İnsan doğuşta tertemiz bir kâğıt gibidir. Ona ne yazarsan o olur. Bunun da gerek ailede gerekse okullarda ancak eğitimle mümkün olacağı bir gerçektir. Bu gerçeği görmezden gelerek, insanı homoekonomikus olarak gören bir medeniyette insan özgür bırakılmalı o doğru olanı bulur demek, insana yapılabilecek en büyük kötülüktür. Böyle bir ortamda, başı boş bırakılan insanların çoğunun kendisi-egosunu tatmin peşinde koşturulduğu ortada.

İnsanlık tarihinde bunca çatışmaya baktığımızda Freud daha haklı gibi görünmektedir. Ancak bunun insanın fıtratından geldiğini söylemek Freud’un yanılgısıdır. Evet, insanın fabrika ayarları iyiye, güzele, doğruya açıktır ama insan yetiştiği çevreden çok büyük ölçüde etkilenir ve bu ayarlarından saptırılabilinir. Tekrar bu ayarlara dönmesi her insan için kolay olmaz. Fıtri ayarlarına tekrar geri dönmesi, şahsi çabasıyla yaşadığı ortamı sorgulamasına bağlıdır. İnsanın en önemli insan olma özelliği,SORGULAMA”dır. Hayvanlar sorgulayamaz, hayvanla insan arasında asıl fark budur. Sorgulayıp bilgi sahibi olmak ve gerçeğe ulaşmak. Günümüzde bin bir manipülasyonlarla dolu bir ortamda insan “dilediğini bile dileyemeyecek” bir baskı-yönlendirme altındadır. Her konuda doğru bir bilgi sahibi olup gerçeği öğrenmek mümkün değildir. Çünkü bilgi kaynakları bir takım derin güçlerin kontrolü altındadır.

Sorgulamak Özgürlüktür, İnsanlıktır

İnsana verilmiş gelişmiş beyin sayesinde insan sorgular, sorgulamaksa kurulu düzene bir baş kaldırı, isyan ve özgürlüğe giden yoldur. Anlamsızca körü körüne itaati ve bağlanmayı reddetmektir. Sorgulamak bilgiyi, gerçeği ve doğruyu aramaktır. Hani şu bizi özgür kılacak olan gerçeği. Bu araştırma ve sorgulama hayatın bütününü kapsar. Sorgulamak, Sokrates’ın ve Franklin’ın dediği gibi gerçekte insanlığını kanıtlamaktır. Hayatın gerçek anlamını bulmaktır. Bu iş tek yönlü değildir ve insan sorgulayarak sonunda doğru ve yanlış olanı anlar ve bir idealin peşine düşüp, onu gerçekleştirerek kendini topluma kanıtlar. Bu çaba insanlara önder olup toplumu değiştirmeye kadar gidebilir. “Söz ola kese başı, söz ola kese savaşı” sözünü Koca Yunus’a bu sorgulaması söyletmiştir. Ancak bu iş çok az bir insanın yapacağı bir eylemdir. İnsanların çoğu kurulu düzene uyup, sorgulamadan çıkarları istikametinde hayatını sürdürür. Sorgulamak da biraz yürek ister. Sorgulayıp ta başına iş alacak kahramanlar çok azdır.

Kapitalist anlayıştaki çağdaş uygarlıkta olduğu gibi başı boş bırakılan ve insani değerler için eğitilmeyen kişi, tüketim ve zevklerinin körüklenmesiyle hayvani iç güdülerinin-hazlarının tesirinde, sadece kendi ihtiyaçlarını düşünmeden başka yapabileceği şey yoktur. Sorgulamayan insan çağdaş uygarlığın kendisine sunduğu FADO-FİESTA-FUTBOL üçgeninde hayatını nefsi zevklerini tatminine harcar. İnsanoğlu kendisine verilen eğitim, öğretim ve toplumsal kültür şekline göre insan, anlamlı  bir hedefe varmakta olumlu veya olumsuz etkilenmektedir. Kötü olan şey ve davranış, özellikle toplum hayatında her insan için kötüdür. Ancak kötüler iyi, iyiler kötü sunulunca, iyiyi bulma her insan için ayni kolaylıkta olmuyor.

İçindeki bu mükemmellik arayışı sonunda bazı insanlar, kötü bir ortamda yetişse de sorgulamayla zamanla iyi olanı bulur ve ona teslim olur. İşte insanların bir kısmı, fıtratı gereği müspet akılla, önceleri çok daha vahşice olan toplumsal ilişkileri sorgulayarak, bugün iyi bir hayat için birçok ortak iyi şeyler keşfedebilmiştir. Sorgulayan insan, zamanının yanlış propaganda ve yönlendirmelerinin esaretinden kurtularak, onları kritik edendir. Bu seviye her insan için rastgele ve tek başına ulaşılacak bir nokta değildir. “Sorgulamak, kurulu düzene bir başkaldırıdır, cesaret ister” demiştik. Bu yüzden her başkaldıran özgürlükten söz eder. Sorgulamak için özgür bir ortam gerekir ve sorguladıkça insan esaretten özgürlüğe doğru bir yol alır. Bu yüzden ayni zamanda Sorgulamak, özgürce yeniden doğmaktır. Uydu ve uşak insanlar sorgulayamaz. Bunu bilen derin güçler günümüzde insanı görünen prangalardan ve duvarlardan ziyade, egosunun hazlarından kendilerine bağımlı kılmışlardır. Onlara göre insanı düşünmeden uzak tutacak, meşgul edecek bir şeyler gerek. Onlar için internet ortamı bu iş için bulunmaz bir nimettir. Bedava filmler, yarışmalar, facebook, twitter gibi her insana ulaşan kanallarla insanoğlu kontrol altına alınmaktadır. Eğer insan başıboş bırakılırsa, her insan yetiştiği ortamda kazandığı değerler üzerinden kendini gerçekleştirir. Bu yüzden insana anlamlı bir hayat için gereken insani değerler, her insana öğretilmeli ve hedefe çok ufak bir azınlık yerine tüm insanlar yönlendirilmelidir. Yani insana, insanlık öğretilmelidir. Bir insanın hayat mücadelesinde başarılı ve iyi bir insan olabilmesi için sadece teknik bilgilere değil, evrensel değerler olan kâmil insan olma bilgilerini de öğrenmeye ihtiyacı vardır. “İnsana müdahale etmeyin! O mükemmel yaratılmıştır ve iyi olanı bulur” demekle, istenilen sonuca ulaşmak çok zaman alacak güç bir iştir. “İnsanı özgür bırak o doğru yolu bulur” anlayışı bağımlı bir özgürlük saplantısıdır ve kapitalizmin asıl amacı olan “Fayda” ve “Haz” kültürüyle yetişen insanların çoğunun, egonun istikametinden çıkıp, doğruya yönelmesi çok zordur. Ancak bunu ufak bir azınlık gerçekleştirebilir ve Maslow’un kendini gerçekleştirdiğini iddia ettiği küçük azınlık işte bunlardır. Bu yüzden bütün insanlığa genellenemez.

İnsan için esas olan, insanî olanı sorgulamaktır. Ancak sorgulayan insan kendisi için doğru bir hayat ideali seçebilir. Yoksa rüzgârın önünde yaprak misali kapitalist kültürün enjekte ettiği hayvani iç güdülerinin-egosunun dürtüleri peşinde koşar. Tabi ki, insan bir yandan hayatiyetini sürdürmek için gereken ihtiyaçlarını temin için koşuştururken, bir yanda da ortaya koyduğu kimliği, sahip olduğu insani değerler veya maddi gücüyle toplumda kendini kanıtlamaya çalışır. Bu, bir ömür boyu sürer ve insan iyi kötü bir iz bırakarak bu dünyadan göçüp gider. Hayatın gerçeği çoğunluğa göre maddi güç sahibi olmak, bazılarına göre insanlık için iyi bir insan olarak, “İyi bir dünya kurmak” idealine katkı sağlamak, yani insanlık için bir şeyler geliştirmektir. Bu durumda birinci gruptakiler “yemek için yaşar” (İhtiyaçlar-maddi güç peşinde koşarlar), ikinci gruptakiler “Yaşamak için yer.” Maddi ihtiyaçlar insani faaliyet yapabilmek için hayatta kalma aracıdır. Yani hayatın asıl gayesi maddi ihtiyaç peşinde veya ihtiyaçtan öte şeyler peşinde koşmak değildir. Bu faaliyetler hayatta kalabilmek için gerekli ihtiyaçları temin içindir. Pekâlâ, hayati ihtiyaçları temin ettin ve maddi sorunlarını çözdün, bunu hayvan da yapıyor. İnsan olarak bu hayata ve insanlığa bir katkın olmayacak mı? Hayatımızı bu maddi zevklerin peşinde mi tüketeceğiz. Ömrümüzü birilerinin ürettiği şeyleri tüketerek, onlara para pompalamakla mı geçecek? İşte kapitalizmin en çok korktuğu soru budur.

  Yabancılaşma ya da Anlamsızlık

Sorgulamak sadece insanlar arasındaki çatışmaları bitirmez. İnsanın içine düşürüldüğü girdapları da çözmeye yarar. Bu durum, zengin fakir herkesin sorunudur. Sabah kalk, işe git, bütün gün çalış, eve dön, imkânın varsa akşam zevk sefa ara, ertesi gün yine aynı monoton hayatı robot gibi tekrarla. Ne anlamı var böyle hedefsiz yaşamanın? İnsan hayvan gibi içgüdü komutlarıyla hareket eden bir varlık değildir. Bir eli yağda bir eli balda da olsa belli bir doyumdan sonra insan, bütün bu koşuşturmalarını sorgulayıp, bir anlam, bir ulvi gaye-ideal bulamadığı takdirde geriye yapacak iki şeyi kalır: Ya hayata küsüp psikoloğa gitmek ya da bu boş hayattan kurtulmak için intihar. İşte hayata küsüp hiçliğe sarılmak olan Kaliforniya Sendromu’nun sebebi budur. Kaliforniya, ABD’nin batısında Büyük Okyanus kıyısında yer alan en büyük eyaletidir. Dünyanın en büyük 6. ekonomik gücüne sahip olan bu eyalet, aynı zamanda psikoloji ve pedagoji tarihine “Kaliforniya Sendromu” diye adlandırılan bir hastalıkla ismini duyurdu. Kaliforniya Sendromu’nun aslı KAPİTALİS HAYAT SENDROMU’dur. Narsist ve egoist kişilikle insanın varılacağı son noktadır. Bir kişilik bozukluğu olan Kaliforniya Sendromu’nun ayırt edici özellikleri, eğlencenin, bedensel hazların, para kazanmanın ve harcamanın yani Hedonizm’in hayatı temel felsefesi olarak algılandığı, insanların doymak bilmez hazları için üretirken ve tüketirken eğlenceden eğlenceye koşturulduğu, her defasında tüketimin ve eğlencenin dozunu artırıp şeklini değiştirdiği israfa dayalı anlayış şeklinde sıralanabilir.  Hani şu hiçlikten-anlamsızlıktan doğan hayata boş vermiş hippi tarzı yaşam.

Burada hayat, ayni zamanda bireyci-narsist bir yaşantıdan dolayı, milyonların yaşadığı metropollerde beş yıldızlı malikânelerin içinde insanlardan kendini tecrit etmiş bir mahkûm gibi yapayalnız yaşamaktır. Bunun neresi özgürlüktür ki? Zaten işi, aşı, elektriği, suyu, gazı, evi, barkı bir yerlere bağımlı olan bir insan nasıl özgür olur ki? Tıpkı sanal ortamdaki dostların gibi, her şeyin var ama hiç bir şeyin yok. Bu sorgulanma sonucunda çok az insan kendisi için bir anlamlı hayat anlayışına varabilir. Bu gerçeğin üzerinde duran Varoluşçu-İnsancıl psikologlar bu konuya kafa yormaktadır. Bunlara göre modern insanı psikoterapiste yönelten birincil problem “Yaşamın anlamı ve amacı nedir?” sorusundan kaynaklanan kaygılar ve arayışlardır. “Kendini Arayan İnsan” kitabının yazarı olan Varoluşçu-İnsancıl psikologlardan Rollo May bu konuda şöyle der:

“Kendi klinik deneylerime ve meslektaşlarımın gözlemlerine dayanarak yirminci yüzyılın ortasında bireyin esas probleminin ‘boşluk’ olduğunu söylemek size şaşırtıcı gelebilir. Acı veren bir güçsüzlük duygusuyla karışık oradan oraya atılmışlık fikrine esir düşüyorlar. Çünkü kendilerini anlamsız bir boşlukta hissediyorlar.”2

May, bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Toplumsal değer yargılarının çöküşü, insan olmanın onurunun unutulmuş olması, insanın doğa ile uyumunun bozulup çevresine yabancılaşması ve bireyin değerine olan inancının kayboluşudur.” Kapitalist dünyada her insan diğerini geçmesi geren bir yarış içindedir. Her insan, diğerinin saf dışı bırakması gereken rakibiyse gerçek dostluk nasıl kurulacak?  Bu anlayış resmen insanlar arasına düşmanlık tohumu ekmektedir ve çatışmaları körükleyen önemli bir etkendir. Böyle bir dünyada insanlar yalnızdır. Bu kadar sevgiden bahsedildiği halde gerçek sevgi öldürülmüş ve insani değerler yok edilmiştir. Aile zaten bitirilmektedir. Bütün ilişkiler maddi çıkara göre yürürse insanların birbirlerine yabancılaşması kaçınılmazdır. Merhamet duygusu öldürülmüştür, “acıyan acınacak hale düşer” anlayışı körüklenmektedir. İnsanlar telafisi çok zor bir boşluktadır. Avusturyalı psikiyatr Victor E. Frankl ise varoluşsal boşluğun insana üç biçimde yansıdığını söyler: Depresyon, saldırganlık-intihar ve madde bağımlılığı. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünya çapında 150 milyon kişiyi etkileyen depresyon, sebep olduğu ekonomik ve sosyal masraf bakımından dördüncü büyük hastalık durumundadır. Bu insanların büyük çoğunluğu da gelişmiş kapitalist ülkelerin insanlarıdır ve insan hayatında yarattığı tahribat birçok hastalıktan daha fazladır. Depresyondaki insanların % 15 – 20’si hastalığın etkisinden kurtulamayıp intihara baş vuruyor ya da uyuşturucu bağımlılığına yöneliyor. Victor Frankl geliştirdiği “Logoterapi” adlı yönteminde,   “Faydacı Felsefe-Psikoloji”sinin aksine, “İnsanın temel uğraşısı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır” der ve “insanın var oluşunun özünü” bizim gibi sorumluluğa bağlar. “Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini gerçekleştirir” der.  Bu yüzden artık psikologlar hayatı anlamsız bulan ve mutluluk arayan insanlara insani yardım vakıflarında çalışmayı önermektedir. Frankl da bu konuda fedakâr insanı üstün tutar. V. Frankl, insanın anlamı kaybettiğinde ruh sağlığını da kaybeder, ruh sağlığı ancak hayata bir anlamla tutunarak korunabileceğini savunur. Yani “insan bir gün gelir hayatı sorgular” demek ister. Gerçeği yakalayacak sorgulama budur işte. İşte özgürlük bu soruların cevabını bulmaktan geçer. Bütün bunlar, açıklamaya çalıştığımız insanın yaradılış gayesini doğrulamış oluyor. İşte şimdi “insan olmanın” hayvan olmaktan farkı olan büyük sorumluluğuna geldik. İnsan için iki ana yol vardır: Birincisi maddi değerler, yani “fayda” peşinden koşmak. Diğeri insani değerler yani bir “ideal” peşinden koşmak. Ancak anlamlı bir ideali gerçekleştirmek insanı gerçek mutluluğa ulaştırır. İnsanın bir elin yağda bir elin balda da olsa bir müddet sonra bunlardan da bıkılıyor. Aynı şeylerden insan haz alamaz oluyor. Bunun üzerine ya yeni hazlar aramaya çıkıp LBGT eylemcisi gibi daha önce anormal sayılan şeyleri test ediyor ya da asıl hazzın insanlığa fayda verecek bir idealin olduğunu anlayıp daha ciddi uğraşlara yöneliyor. İnsan yetiştiği ortama göre, bu iki uç arasında bir yerdedir. İnsani değerlerden uzak yetişen ve maddenin-egonun eline düşmüş bir insan da, gün gelir, insan olmanın gereği olarak hayatı sorgular. Hayatta ihtiyacından çok çok fazla şeylere sahip olduğu halde, hâlâ maddi varlık peşinde koşmanın anlamsız olduğunu görebilir ve daha anlamlı hedefler ve idealler arar. Bulamayınca da psikoloğun kapısını çalar. Allah insana anlamlandırıcı ve sorgulayıcı bir beyin gücü vermiştir. Bu yüzden hayatın sorumluluğu insana yüklenmiştir. Şu kâinat içindeki varlıkları ve hayatı bilip anlamlandıracak tek varlık insandır.

İşte maddi şeyler peşinde koşuşturmadan biraz kurtulan insanı bu güç dürtmektedir. Sen nesin, hayat ne, kâinat ne, nereye gidiyorsun vs.? Bu hayatta hangi gaye peşinde koşmalıyım? Hayat, ihtiyacın olmadığı halde, dağ gibi servet yığma peşinde harcanıp, yanına hiç bir şey almadan çekip gitmekse bu koşuşturma niye? Sorgulayan insan şöyle demez mi: “Hayat boyu ne toplarsan topla, ne yaparsan yap, sonunda hepsi sıfırla çarpılacaksa ben neden böyle yaşayıp kendimi zora sokayım ?” Arkamdan hoş bir seda bırakmak varken, üç metrelik bez parçası için neden savaşayım. Arkasından çatışmaları durduracak eylemler gelir. Bu yüzden kapitalizmin derin güçlerinin fado-fiesta- futbolu onu artık OYALAYAMAZ. Bu da çatışmaların ana kaynağı olan derin güçlerin tekerine çomak sokmaktır.

İşin özü insan için nihaî sorun “hayatın gerçeğini” bulmaktır. Kuran’da Allah bir çok ayetle bizlere hayatı sorgulamayı-aklı çalıştırmayı emretmektedir. Hiç bir dini metin insanı Kuran kadar aklı çalıştırıp varlığı ve hayatı sorgulamaya zorlamaz. İnsanın bu sorgulamalarından felsefe doğmuştur ve bütün ilim dalları da bu sorgulamadan-felsefeden türemiştir. Bu yüzden sorgulamak bilgiye, gerçeğe ve özgürlüğe ulaşmaktır. Bu yüzden ne kadar bilgi o kadar özgürlük diyoruz. İşte insanla meleklerin imtihan sırrı bu bilgi sahibi olabilmektir (Bakara-30-34). Çağdaş putlardan olan maddeye-tüketime kul olmak akıl sahibi bir varlık için son derece alçaltıcı bir durumdur. İnsan maddi şeylerden çok yüceleri keşfedebilecek bir varlıktır. Bir şeye kul olup ona hizmet edecekse, hayatını onun uğruna tüketecekse, bu şey kendinden çok daha yüce bir hedef, gaye ve hakikat olmalıdır. İşte şeytanın manüpilasyonlarını aşacak halis-erdemli insanlar bunlardır (Sad-83/Hicr-40). Geldik mi şimdi ünlü ateistlerden Amerikalı teorik biyolog ve dünyada yaşamın kökeni ile ilgilenen karmaşık sistemler araştırmacısı, Stuart Alan Kauffman’ın Prof. Sinan Cağnan’a dediği söze: “Ben ateistim bir şeye tapacak olsam şu dünyadaki canlılık küresindeki canlılığı var edene taparım.”

İnsanın bu zirveye ulaşıp bu sorgulamayı yapabilmesine “İnsanın Yücelişi” kendini yenilemesi ve yeniden doğuşudur. Ünlü filozof Sokrates boşuna “Gereği gibi sorgulanmayan hayatın yaşamaya değer olmadığını” söylemiştir ve bulduğu gerçeği hayatına mal oluncaya kadar da savunmuştur. Bir insan için dünyada her türlü maddi, hayati, sosyal vs. sorun bitse de, bu arayışı bitmeyecektir. İnsanın fıtratı yani fabrika ayarları onu sorgulamaya zorlar. Günümüz insanı bu noktaya ulaşıp, bu sorgulamayı üç durumda yapabilmektedir. Birincisi, kendisini egoist hazların esaretinden kurtarabildiğinde yani beynindeki prangaları kırıp gerçek özgürlüğe kapı araladığında, ikincisi belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra egosunu hala tatmin edemediğinde. Üçüncüsü zevkü sefasını bozan bir travma yaşadığında. İşte aklımız, özgürce sorgulayacak noktaya bu üç durumda gelebilmektedir. Ancak mesele, en kısa zamanda bu gerçeğe ulaşıp, geçici hazların esaretinde boşa vakit kaybetmemektir. Bu arayışına hangi din, fikir, ideoloji, düşünce ile cevap bulursa orada sorun biter. Tabii mesele olan gerçeği-doğru olanı-hayat için iyi olanı olanı sorgulayıp bulmaktır. İşte bu sorumuzun doğru cevabı bizi gerçek özgürlüğe götürecektir.  Ne olur bu videoyu ölmeden önce bir kez izleyelim. https://www.youtube.com/watch?v=OBAKmOv3XAs&t=28s

Sadece doymak bilmez maddi ihtiyaçlarının peşinde koşan veya zorla koşturulan, hayatta başka bir hedefi olmayan insanın sonunda varacağı nokta budur. Bu açıdan insanın arayışlarına cevap verecek tek şey “neden varım, ne yapmalıyım ve nereye gidiyorum” sorgulamalarına bulacağı anlamlı çözümlerdir. Maslow insanlarda psikolojik rahatsızlıklar oluşmasını, sıraladığı “ihtiyaçlar zincirini” elde edememeye bağlar. Oysa asıl gerçek, her şeye sahip olsa bile bu koşuşturmayı anlamsız bulup, hayattan tat alamayıp, bu insanların daha fazla psikolojik rahatsızlıklara düştüğüdür. Egosunun esiri olmuş, insani değerlerden uzak bir eli yağda, bir eli balda olan insanın, narsist bir yapıya düşeceğinden sosyal hayatta büyük sorunlarla karşılaşacağı kaçınılmazdır. Allah, bu dünyada sahip olunmasıyla insanın bütün dertlerini bitirecek bir şey yaratmamıştır. Dertleri bitirecek cennet hayatıdır. İnsan için, ihtiyaçların karşılanmaması bir sorun olduğu gibi ölçüsüzce karşılanması ise çok daha büyük sorun oluşturmaktadır. “Parayla saadet olmaz” sözü bu olsa gerek. Zenginlerdeki psikolojik rahatsızlıklar, fakirlerden kat kat fazladır. Fakir, yoklukta doğup yoklukta yaşadığından zorluklar karşısında sarsılmaz, elindekiyle yetinir ve “Tevekkel Allah” der geçer. Sahip olduğu maddi güçle insanların kendisine gıpta ettiği karizma peşinde koşan bir insanın, karizmasının çizilmesine tahammülü yoktur. Ayni şekilde karizma sahibi peşine koşturulan bir insanın bir türlü yeterli karizma sahibi olamaması da depresyonlarının ana sebebidir. Oysa bir lokma bir hırka sahibi olsa da hayatına bir anlam katabilen, kendisiyle barışık bir insanın ne derdi olabilir ki?

Şair ne diyor:

“Servetle biz zannederdik ki eshabı rahat eder,

Rahatla zannederdik ki dilde sükunet artar,

           Bulduk bir ehli tahkik, sorduk hakikatinden,

Dedi! Servetle gaflet, rahatla illet artar.”

Lâ Edri

[1] Maslow Abraham, İnsan Olmanın Psikolojisi, İstanbul: Kural Dışı Yayıncılık, 2015, s.209

 

[2] Bayzan Ali Rıza, Sufi ile Terapist, İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2013, s.241

 

[3]-http://www.logoted.org/index.php?option=com_content&view=category&id=11&Itemid=19

 

Bu parça 49 defa dinlendi.

Bu yazıya oy verin

İlk yorumu siz yapın. "SORGULAMAK, ÖZGÜRLÜK VE YABANCILAŞMA"

Yorum yaz

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacak!)


*



5 + 5 =