Özgürlük anlayışı daha çok aydınlanma ile gündemimize giriş bir terimdir. Bizim medeniyetimizde bu anlayış yerine insan/kul hakları ön plandaydı. Bunlar; Batı’da olduğu gibi sadece insanların kendileri için düşünülen şeyler değil, “Aklın, canın, malın, inancın ve neslin korunması” olarak tanımlayacağımız bu ilkeler insanın hayat hakkıdır. Kapitalizmin ürettiklerini tükettirmek için dayandığı Faydacılık Felsefesi mantığına göre insanın bu 5 özelliğine zarar verecek bir şey yapmak gerçek özgürlük kapsamına giremez. Yani sigara içmek, alkol tüketmek vs. özgürlük konusu olamaz. Zaten kendileri de bu gibi şeylere sınırlayıcı kurallar koymaya başladılar. Nasıl bir insana zarar vermek özgürlük değilse, insanın kendisine zarar vermesi de özgürlük olamaz. Kimse “Özgürlük var ben intihar etmek istiyorum” diyemez. Bu hakların aslı günümüzde ki insan özgürlüğünü de kapsadığı çok açıktır. Batı Medeniyeti’nin bayraklaştırdığı özgürlük, eşitlik, insan hakları, demokrasi, laiklik gibi kelimeler nokta tanımlar olmayıp, birilerinin gücüne güç katması ve insanları peşinden sürükleme istikametinde muğlak ifadelerdir. Önceki sayfalarda “günümüzde demokrasi, özgürlük ve eşitlik artık küresel derebeylerin, zayıf ülkeleri soymak ve bu ülkelerin kendi kaynaklarını küresel çetelere kaptırmamak için alacağı tedbirlere karşı, bir Truva atı durumundadır. Bu adamların bu kadar demokrasi, özgürlük ve eşitlik naraları atmalarının arkasında yatan asıl gerçek budur” demiştik. Özgürlük dilediğini yapmaksa, ya dilediğimizi biz dileyemiyorsak, birilerinin güdümünde kararlar alıyorsak sonuç ne olur? Eşitlik te ayni şey. İnsanlar eşit şartlarda değilse, bir maratonu tüm insanlara eşit şartlarda koşturmakla sonuç ne olur? Güçlü ve atletik olan yarışı kazanmaz mı? Demokratik bir seçimde ya partiler eşit güçte değilse sonuç ne olur? Maddi gücü ve medya hakimiyeti yüksek olan önde olmaz mı?
Özgürlük dilediğini yapmak değildir. Ayrıca, kapitalizmdeki gibi “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıyla dilediğini yapmak egoizmdir” demiştik. Bir başkasına zarar verecek şeyi yapamazsın. Bu haksızlık olur ve adalet karşına dikilir. “GERÇEK veya BAĞIMSIZ ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI, SADECE HAK ETTİĞİNİ YAPABİLMEKTİR” demiştik. Ayrıca “İnsanı yaşatmak” ve “İyi şartlarda yaşamak” gerçek özgürlüktür. Bu durumda, düzenlenmiş haklar çerçevesinde hareket etme zorunluluğumuz vardır. İnsanı yaşatmak dediğimiz bu hakları korumak ve insana sağlamak adaletin/devletin görevidir. Adaletin olduğu yerde haklar yerini bulur ve özgürlük sorun olmaktan çıkar. İşte bu yüzden İslam anlayışında özgürlük/eşitlik gibi kavramların yerine adalet olmazsa olmazdır. Faklı düşünme, inanç konusuna gelince, “Dinde zorlama yoktur” Bakara-256 ayeti, zaten insana farklı düşünme hakkı/özgürlüğü vermektedir ve İslam tarihinde farklı inanç ve ırktaki insanlar bir arada yüzyıllarca özgür yaşamıştır.
Kapitalizm özgürlüğü, insanları kendi gayeleri için kullanıp kendine bağlayarak sömürünün önünü açmaktır. Bu yüzden kapitalizmin özgürlüğüne bağımlı özgürlük demekteyiz. Kapitalizm insan için kurduğu tuzaktaki en önemli yem, özgürlük olduğu için bu konu üzerinde tekrar terar durmaktayız. Gelelim vereceğimiz kararlarımızda ki Bağımsız Özgürlük nedir, hangi şartlarda insan özgür olur onu anlamaya. İç veya dış herhangi bir etki altında olmadan ve yeterli bilgi sahibi olduğumuz konularda aldığımız kararlarımıza Gerçek/Bağımsız Özgürlük denir. Gerçek özgürlük nedir, ne işe yarar ve ne kadar özgürüz, biraz düşünelim. Özetlersek “aydınlanma ile başlayan kapitalizm insanlara özgürlüğü, önce burjuvanın ve derebeylerin krallıkların baskılarından kurtulmak, daha sonra toplumsal tabuları kırmak ve kafamıza göre takılmak, yani nefsimizin her istediğini, hiçbir ahlak kuralına takılmadan yerine getirmek amacıyla kullanmakta olduğunu” vurgulamıştık. Günümüzde bu sihirli kelime her kapıyı açan bir anahtar/maymuncuk olarak kullanılmaktadır.
Gelelim hakkımız olan gerçek yani bağımsız özgürlük anlayışına. Özgürlük bir şeylerden bağımsız olmak ve kendi hür irademizle kararlar alıp faaliyetler yapmak değil midir? Peki, insan hiçbir şeye bağımlı olmadan varlığını sürdürecek mutlak özgürlük sahibi midir? Öncelikle kendi fiziksel varlığını sürdürmek için her insanın bağımlı olduğu ihtiyaçları vardır. Havaya, suya, gıdaya, uyumaya vb. bağımlı olduğu şeyler vardır. Ihtiyaçlarımız ve ekonomimiz birilerinin hâkimiyetindeyse ne kadar özgür oluruz ki? Aklımız, fikrimiz, işimiz aşımız bir takım yönlendiricilerin etkisinden ne kadar bağımsızdır ki? Yani düşüncemiz hür mü? Öyle kafamıza gore takılmakla özgür olunamaz. Mutlak özgürlük bir Tanrı gibi SAMED olmak, yani ezeli ve ebedi olarak, varlığımızı hiçbir şeye bağımlı olmadan sürdürmek değil midir? İnsan, varlığını sürdürmekte bir yerlere bağımlı olduğu gibi, eninde sonunda da ölümlüdür de. Ölümlü insan için mutlak bir özgürlükten söz edebilir miyiz? Varlığımızı sürdürebilmek için ne kadar çok şeye ihtiyacımız varsa, o kadar çok bağımlı ve o kadar çok özgürlüğümüz kısıtlı değil midir? Peki bizi ölüme sürükleyen şeyleri yapmak veya sağlığımıza zarar verecek şeyleri yapmak ne kadar özgürlüktür? Başka bir insana zarar vermek özgürlük müdür? Mesela trafik kurallarına uymak gerekir mi? Gerekir; çünkü hem kendimize hem de başkalarına zarar vermiş oluruz. Bu konuda da kurallara uyma zorunluluğumuz var. Yani insan için mutlak özgürlük diye bir şey olamaz. O zaman özgürlüğümüz büyük ölçüde hayatımızı devam ettirecek şeylere bağımlıdır. Yani hem kendimiz için hem de başkaları için hayatın devamını sağlayacak kararlar almamız/davranışlarda bulunmamız özgürlük için şarttır.
Bizi kendisine mahkûm eden şeyler, öncelikle hayatımızı sürdürmek için gereken fizyolojik hayati ihtiyaçlarımızdır. Bunlar, fiziken varlığımızı sürdürmek için bağımlı olduğumuz hayati ihtiyaçlarımızdır. Bir de hayati ihtiyacımız olmadığı halde, aksine hayatımız için tehlikeli olan, bize faydadan çok zararı olan bağımlılıklarımız da vardır. Her bağımlılık özgürlüğümüzü kısıtlayan bir prangadır ve her bağımlılık bir köleliktir. Hele bu bağımlılık gönüllü olursa, bağımlı olduğun şeyi tanrılaştırmış olmaz mıyız? O zaman şu soruyu soralım: “Bizi bir sürü şeye bağımlı kılan kapitalizmin vadetiği şey özgürlük mü yoksa esaret midir?” Bu özgürlükse, her yanı bir yerlere bağımlı bir özgürlük değil midir? Bunlardan başka bu ihtiyaçlarımıza ulaşmamızı engelleyerek özgürlüğümüzü kısıtlayıp, bizi kendine bağlayan ve düşünce hayatımızı manipüle eden güçler vardır. Bunlar kendi dışımızda bir gücün düşünce ve davranışlarımız üzerindeki hâkimiyetidir. Bu güç odakları hakkımız olan şeylere kolayca ulaşmamızı engeller, onları gasp eder ve yaşam hakkımızı kısıtlar veya yok eder. Gerçek özgürlüğün aslı, bu güçlerin hâkimiyetinden kurtulup, kendi kararlarımızı kendimiz alıp, varlığımızı sürdürmek için gereken ihtiyaçlarımıza hakkımız ölçüsünde ulaşıp “iyi şartlarda yaşamak”tır. Kendimize maddi-manevi iyi bir hayat kurmamızdır. Konu yine döndü dolaştı insanın cennete şeytanla imtihanına geldi.
Allah insana ne demişti, “cennete hiçbir şeye muhtaç değilsin” yani mutlak özgürlüğe yakın bir durum. Şeytan onu nasıl kandırıyor, “ölümsüz olma” ile yani Tanrı gibi olma, yani mutlak özgürlük vaadiyle. Neyle kandırdığı önemli değil, önemli olan ne için kandırdığıdır. Sonuçta şeytanın bu manipülasyonu neticesinde insanın verdiği yanlış karar, onu mutlak özgürlüğe yakın bir durumdan, çevresine bağımlı hem maddi hem de manevi olarak daha az bir özgürlük düzeyine düşürmüştür. Bu kıssada son derece önemli bir gerçek vurgulanıyor. İnsan ona verilmiş aklı sayesinde, aklını en doğru bir şekilde kullandığı, çevreden gelecek manipülasyonlara kanmadığı ölçüde özgür bir varlıktır. Fakat aklımızı ne ölçüde doğru kullanıp ne ölçüde özgürce yaşayabiliyoruz? Konunun daha iyi anlaşılması için basit bir örnek verirsek; aklımız yerine hislerimize kapılıp, yanlış bir karar verip suç işlediğimizde hapse düşerek, özgürlüklerimizin kısıtlanması bu konuyu açıklayan çok iyi bir örnektir.
Bu durumda diğer bir önemli konu hayatımızı/faaliyetlerimizi yönlendiren kararlarımızda ne kadar özgür olduğumuzdur. Sorun şu: Hırslarımız, zevklerimiz ve birilerinin manupilasyonları
aklımızın önüne geçip karar vermemizi etkiliyor mu, aklımızı doğru
kullanabiliyor muyuz, birileri aklımızı manüpile ediyor mu? İç özgürlüğümüz etki atında değil mi? Peki bu küresel hakimler yakın gelecekte insanların beynine CİP takmayı düşünüyor, bu gerçekleşirse özgürlükten söz edebilecek miyiz?
Hayati ihtiyaçlarımıza olan bağımlılıklarımızı hariç tutarsak, gerçek bir özgürlük öncelikle fikir, düşünce ve irademiz üzerinde bir baskı ve yönlendirme olmaması, yani tercihlerimizin birilerinin yönlendirmesine göre olmaması değil mi? Bakın, özgürlük konusunda ünlü bilim adamı Albert Einstein ne diyor: “İnsanın filozofik anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum. Her birimizin davranışları, yalnız dış baskıların değil, içten gelen (nefsin etkileri) ve birtakım zorlukların da etkisindedir.” Hata daha da ileri giderek, “Bir insan istediğini yapar, ama istediğini isteyemez” der.[1] Bir de şunu okuyalım: “Telkin sanatının püf noktası şudur: İnsanda bir yandan ona sadece bir şey sunulduğu ve önerildiği, ama seçimin onun irade özgürlüğüne ve karar gücüne bırakıldığı izlenimi uyandırılırken; öte yandan da irade özgürlüğü ve karar gücü manipüle edilir. Böylece insane özgürce ve dış etkilerden bütünüyle bağımsız bir biçimde istediği kararı aldığını düşünür. İnsan bir yanda “kral” olduğunu yani kararlarında tamamen özgür olduğuna inandırılmalı, öte yandan da yönlendirmenin farkına varamayacağı biçimde irade ve kararları manipüle edilmelidir.” 2
Dilediğin/istediğin gibi yaşamak özgürlüktür ama dilediğini/istediğini bir takım manüpilasyonlardan bağımsız kendimiz dilemiyorsak bunun neresi özgürlük olur. Asıl önemli olan bu. Bu işin başı, önce hiçbir engel olmadan özgür karar alabilme ve özgür seçim gücüne sahip olmaktan geçer. Birilerinin yönlendirmesiyle yapılan seçimlerimiz, özgür ve doğru bir seçim olamaz. Özgür ve doğru seçim; öncelikle yeterli bir akıl, varlık, kâinat hakkında doğru bilgi ve iyi-kötünün ne olduğu konusunda doğru inançtan oluşan son derece önemli konulardır. Ancak gerçekten özgürce karar verebilmek için bir özellik daha vardır ki bu da akıl sahibi olmak gibi ana özelliklerden biridir. O da insanın yaratılıştan melek gibi sadece doğru ve güzel olana güdümlü olmaması gerekir. İç dünyasındaki yaratılış programında insanı kötüye de yönlendiren bir özelliğin olması gerekir. Yani
nefs ve şeytan gibi insanı kötü olana da yönlendiren bir içgüdüye sahip olmalıdır. Bu dördü olmazsa özgür seçimin olması mümkün değildir. Yoksa her zaman daima doğru ve güzel olanı seçmek zorunda kalırız. Bu da özgür bir seçim olamaz. Yani akıl, bilgi ve şeytan, özgür seçimin olmazsa olmazlarıdır. Tamam şeytan özgür seçimimizi manipüle eden bir güçtür. Ancak o olmazsa hep doğruyu seçeriz. Bu da bir çaba ge-
rektirmediğinden bir imtihan ve sonunda bir bir mükafatı gerektirmez. İşte insan, bu donanımda yaratılmış olmasından dolayı kainataki tek özgür kararlar alma gücüne sahip varlıktır. Bunlar öncelikle bir konu hakkında özgür seçim yapmak için gerek şartlardır ama bunlar da yeter şart değildir.
Bağımsız Özgürlüğün Yedi Unsuru
Kısaca “İnsan özgür yaratılmıştır” diyoruz ama bize verilmiş olan bu özgürlüğü gerçekten özgürce kullanabiliyor muyuz? Asıl sorun bu. Hem özgür hem de bağımlı olunur mu? Elbete olunur. Eğer bir insanın aldığı kararlar bin bir manupilasyonun tesiri altındaysa, özgürce dilediği gibi kararlar alıp istediğini yaptığını sanıyorsa bunun neresi özgürlük olur. Tamam, dilediğin gibi serbestçe hareket etmek özgürlüktür ama ya dilediğini sen değil başkaları sana diletiyorsa? İnsanlar bir konuda birbirine zıt ve rastgele kendi istedikleri gibi seçimler yaparak, “Bu benim seçimimdir, kimse karışamaz” diyebilir. Aynı konuda bir insan A seçimini yaparken, bir başkası ona zıt B seçimini yaptığında, bunlardan biri, yaptığı bu seçiminin sonucunda zarar görüyorsa, o kişi bu konuda yine aynı seçimi yapar mı? Öyle dilediğim gibi, kafamıza göre her istediğimiz davranışı yapamayız. İşte Tanrı gibi tek olmadığı-
mızdan özgürlüğümüzü sınırlayan bir de bu gerçek var. Başka bir insana zarar vermek özgürlük müdür? Bu konuda insanları ister istemez sınırlayan birtakım kurallar olmalı, yoksa ne toplum huzuru ne de yeryüzünde hayat kalır. İradesi bozulan bir uyuşturucu bağımlısı gibi aynı seçimi yapsa bile, bu seçim gerçekten hür iradesiyle yapılmış özgür bir Böyle bir insan “ben özgürce her istediğimi yapıyorum” demesi ne kadar doğrudur? Tamam, en güçlü akıl ve irade sahibiyiz ama irademiz gerçekten özgür müdür? Peki, bedenimiz üzerinde bir engel olmasa da hayat ve varlık için doğru inanç ve bilgiye ulaşamıyorsa, aklı bir mankurt gibi bir yerlerin tesiri altındaki bir insan ne kadar özgürdür? Cemil Meriç der ki; “Özgürlük önce bilmektir. Sonra yapabilmektir. Herhangi bir konuda düşünmekte ve hareket etmekte ne kadar özgürüz?” Bilgi aynı zamanda özgürlüktür. Ne kadar bilgiye sahip olursak o kadar özgür oluruz. Yoksa hayvanların durumuna düşeriz. Özetle “İnsan özgür yaratılmıştır” deriz ama bunu elde etmek öyle kolay bir iş değil. Kendiliğinde doğar doğmaz kazanılan bir yetenek değil. Fıtratında/yaratılışında sağlıklı bir akla sahipse ve yeterli eğitim/sorgulama ortamı bulursa bu özelliği elde eder. insan doğduğunda ne yeterli aklı vardır ne de özgürlüğe sahiptir. Bakıma muhtaçtır, yeterli eğitim almazsa aklı ve özgürlüğü de sınırlı olur. Ayrıca aile, toplum devlet ve inanç insanı yönetmek ister. Bu sınırları aşmak kolay değil.
İnsan yetiştikçe ve akıl sahibi oldukça sorgulaması sonucunda hayata dair elde ettiği doğru bilgilerle özgürce kararlar alır. Özgürlük; kapitalizmin “özgür insan ol” demesiyle kazanılacak bir şey değildir. Onların özgürlüğü tüketime bağlıdır. Gerçek özgürlük çok ciddi bir sorgulama sonucu elde edilebilecek bir değerdir. Başta en büyük sorun, sorgulamamızın ne derece özgür olduğudur. Bir seçimin özgür olabilmesinin toplam yedi şartı vardır. Birincisi, böyle bir seçimi yapabilecek kabiliyete yeterli bir akıl gücüne sahip olmak demiştik. Eğer bir hayvan gibi yaratılıştan verilen sınırlı bir akıl gücüyle seçme kabiliyetimiz sınırlıysa veya aklını yitirmiş deli gibi her istediğimizi yapsak ne olur? Eğer öyle olsaydı deliler dünyanın en özgür insanları olurdu. Yine varlığı ve olayları bilme gücümüz sınırlıysa, seçimimiz de belli sınırlar içinde olacaktır. Bu yüzden özgürce seçim yapabilmek, varlığı anlayacak akıl gücüyle mümkündür. Bu kabiliyetimiz, Yaradan’ın lütfetiği ölçüdedir. İşte bu yüzden Tanrı gibi sonsuz
bilgi ve özgürlük gücüne sahip değiliz. Sağlıklı bir özgür seçimin ikinci unsuru, seçimi yapacağımız konuda yeterli doğru bilgi sahibi olmaktır. Hayat ve insanlık hakkında, yani seçim yapacağımız konuda doğru bilgi sahibi olmak en önemli konudur. Çünkü bu bilgiler bizim faaliyetlerimizi belirleyen referanslarımızdır. Allah insanı özgür yaratmak istemiştir ve bu yüzden onu bilgi sahibi olacak şekilde yaratıp, meleklerle bilgi üzerine imtihan etmiştir. İşte bu yüzden ne kadar bilgi o kadar özgürlük diyoruz. Varlığından habersiz olduğumuz veya ne işe yaradığını bilmediğimiz bir şeyi seçemeyiz. Seçimimiz bilgimizle sınırlıdır.
Üçüncüsü, insanın hayat, varlık ve kâinat hakkında doğru bir inanç ve fikir sahibi olmasıdır. Bu inanç, fikir ve idealler bizim kimliğimizi oluşturan en önemli hayat ölçülerimizdir. Bunların içinde kötülük dürtülerine sahip egomuzu dizginleyecek evrensel ölçüler-değerler vardır. Bu ölçülere sahip olmayan bir dünyada, “İnsanlar doğrulardan ziyade bağımlı oldukları-hoşlandıkları şeyleri tercih ederler.”
Dördüncüsü, seçimini yönlendirecek bir tehdit altında olmamak.
Buna en güzel örnek, ekonomik veya antidemokratik bir ortamda baskı altında olmaktır. Maalesef derin güçler eskiden bunu açıkça yaparken, son yıllarda özgürlüğü sadece buna indirgeyerek adına özgür demokratik ortam diyerek bunu istismar etmektedirler. İnsana “Senin ihtiyacın iyi şartlarda yaşamaktır. Biz sana bu şartları sağlıyoruz. Ama sen de bizim kararlarımıza uyacaksın” diyerek insanı yönlendirmek, yine özgürlük gaspı ve Dış Özgürlüğümüz etki altındadır.
Beşincisi, seçimi yapılacak konuda birbirine zıt alternatiflerin bulunması gerekir. Yeterli seçimi yapabilecek kabiliyete sahip olunduğu halde, seçim yapılacak konular sınırlı ise, seçiminiz bu kez de, size sunulan alternatiflerle sınırlı olup tabldotan seçim olacaktır. Yani size sunulanların dışında başka bir şeyi seçme şansınız olmayacaktır. Hep güzellik, doğruluk ve iyiliklerin bulunduğu bir dünyada özgür seçim gücün olsa ne olur? Ya da, ABD’deki dünyanın en demokratik özgür seçiminde (!) birilerinin sizler için seçtiği iki tane başkan adayından birini seçme mecburiyeti gibi…
Altıncısı, birilerinin bize seçimimiz konusunda çeşitli vaat ve manipülasyonlarla bizleri yönlendirmesidir. İşte günümüzde insan için en büyük sorun, bu son iki unsurdur. Eskiden gücü elinde bulunduranlar, “Herkes bundan sonra bu konuda benim gibi düşünecek; doğru olan bu düşüncedir” der ve herkes bu yönde mecburen gidermiş. Günümüzün güç sahipleri ise çok kurnaz ve bir şeytan gibi derin manipülasyonlarla düşünce hayatımızı yönlendirerek, bizleri zorla değil de, gönüllü taraftarları yapmaktadırlar. Bugün maalesef ne acıdır ki, bizleri kandırmada kullandıkları en büyük silah yine özgürlük olmaktadır.
Yedincisi, alacağı kararlar üzerinde egonun etkisi. İnsanın iç dünyasından onu kötü olan şeylere de güdüleyen ego-şeytan gibi etkilerin de var olması gerekir. Yani insanın melek gibi sadece iyi şeyleri seçmek zorunda olmaması gerekir. Bu durum belki özgür seçimin en ince sırrıdır. İnsan yaradılış gereği iç yapısında kötüyü de seçmeye meyilli bir yapıda değilse yine özgür seçim olmaz. İşte şeytanın ve egonun varlık sebebi sırrı aslında budur. Bu kötü dürtüler kişiyi daima ben merkezli, bağımlısı olduğu hedonist zevklerini tatmine yarayacak kararlar almaya zorlar. Saldırganlık, sigara, uyuşturucu, ahlaksızlık, kumar gibi bağımlılıklar, bir insanın akıl ve mantık dışı, kötü olduğunu bile bile karar almaya zorlar.
Bu yüzden “her bağımlılık bir köleliktir” deriz. İnsan, tercihlerini
yönlendiren bu altı unsuru aklıyla değerlendirip, yapacağı tercihin kendisi ve çevresi için doğru bir karar olduğunu anlasa dahi, son karar anında egonun-şeytanın etkisinde kalıp tersi bir karar alabilir. İçindeki vicdanının sesi “Bak, bu tercihinin yanlış/haksız bir tercih olduğu ortada. Gel bu ters karardan dön” der. İyilik ya da merhamet ve adalet doğuştan, fıtrata apriori olarak insanda vicdani dürtü şeklinde vardır. Nasıl ki insanda kötü ve yanlışa bizi sevk eden şeytani bir dürtü varsa, ona karşı bir de kötüden rahatsız olan ve iyiliği tercih eden şeytani dürtüye karşı vicdani yön vardır. Ego vicdanla dengelenmiştir. İşte sonunda geldik insanın imtihan sırrına.
Bir insan diğer altı unsurun ve egonun etkisiyle, ne kadar kötüyü seçerse seçsin, vicdanı bundan rahatsızlık duyar ve insanı uyarır. Bütün bunlardan sonra tercih senindir. Yetiştiği ortam insanın kötü egoist şeytani yönünü daha fazla geliştirebilir. İnsan kendisi ve bir başkası için zararlı-kötü bir şeyi tercih etse de, vicdanı onu uyarır. Kişi bu davranışının kötü olduğunu aslında bilir. İşte bu yüzden insan, çoğu zaman kendini üstündü ve seçilmiş görğünden, bile bile bir başkası için zulüm, kötü, haksız bir eylemde bulunabilir. Menfaati doğrultusunda karar verebilir. Bile bile yaptığı bu eylemden, daha bu dünyada da sorumlu olup cezayı hak eder.
Özgürlük öyle kolay elde edilecek bir şey değildir. İşte insan üzerindeki bu etkiler, insanın hür-özgür düşünmesini etkileyen en güçlü faktörlerdir. Durum şu ki, özgür seçim yapmak için sadece özgür seçim gücüne sahip olmak yetmiyor. Günümüzde derin güçlerin elindeki medya ile bilime verdikleri yönle âdeta insana, “Sen zahmet edip düşünme, iyi ve mutlu bir hayat için biz senin için en doğru olanı düşünüp, seçiyoruz. Bizim seçimlerimiz istikametinde yaşamaya bak.” Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, sadece yetenekli bir beyin gücüne sahip olmak her
zaman doğru bilgi ve doğru seçim yapmak için yeterli olmamaktadır. Aslında beyin, yani aklımız yetişme ortamımızdan edindiğimiz karakterimizin etkisindedir. Cani olarak yetişen biri, aklını insanlara nasıl kötülük yapsam diye kullanır. İşte egoist yetiştirilen bir insan da ne kadar bilgi sahibi olup aydınlansa bile aklını sadece kendi menfaati için çalıştırır. Yani kuşlar gibi özgür olacağım demekle veya bir elin yağda bir elin balda da olmakla özgür olunamıyor. “Bülbülü atın kafese koymuşlar ah özgürlük” demiş. Esareti sadece hapse düşmek, zorla köle olmak; özgürlüğü de bayrağa, toprağa sahip bir ülke olmak gibi düşünmeyelim. Bugün esaret altında olan, irademizdir. Bu medeniyet bizi kendine bağımlı olarak yetiştiriyor ve bir ülke yabancı bir istila olmadan da birilerinin güdümüne girebiliyor. Zorla işgaller gerilerde kaldı. Şimdi gönüllü kölelik revaçta. Theodor Adorno boşuna “kültür endüstrisi” diyerek kapitalizmin kültürü metalaştırmasını eleştirmiyor. Fransız düşünür Jean Baudrillard gerçeklik, simgeler ve toplum ilişkisini inceleyen kitabında kültür ve medyanın toplum inşasındaki rolünü anlatan “Simülarklar ve Simülasyon” kitabını boşuna yazmıyor.
Emanet ve Sorumluluk
Yeryüzünde yaşamak için doğru bilgi çok mu lazım derseniz, aslında pek öyle görünmüyor. Yeryüzünde mütevazı bir hayat için, öyle ille de sivri bir zekâya ve çokça bilgiye sahip olmak şart değil. Çevremizde gördüğümüz birçok hayvan, doğuştan bazı yeteneklere sahip olduğu halde, güçlü bir akla sahip olmadan hayatını sürdürebilmektedir. Yani özgürlük alanı çok sınırlıdır. Daha az şey bilmek, belki de daha az risk almaktır, daha az koşturmak ve belki daha mutlu bir hayat sürmektir. Bir virüs bile, kendisine verilen program dâhilinde, çok sınırlı bir muhakeme gücüyle, hayatını bir şekilde sürdürmektedir. Ancak bu kısıtlı akıl gücü sade bir hayatın devamı için yeterlidir. Hayatını sürdürmek
için bir virüs veya bir sinek kadar akıl yeterli iken, bu kadar büyük kapasiteli akıl nimetinin insana yeryüzünde sadece hayatını sürmesi için verilmediği ortadadır.
Bu gelişmiş aklın insana, kâinatı ve hayatı doğru an-
laması için verildiği çok açıktır. Peki, kâinatı ve hayatı doğru anlarsak ne olur, neye yarar? Bir şeylere bağlı olmadan daha doğru ve özgürce kararlar almaya yarar. Böylece yaşamamızı sürdürecek hayatla ve çevremizle uyumlu bir düzen “iyi bir dünya” kurabiliriz. Bildiğimiz şeylerden bilmediğimiz bizim için gayb denecek şeylere ulaşmak için bağlar kurmaya yarar. Nerden geldik, ne için geldik nereye gideceğiz gibi hayatın anlamını keşfetmeye yarar. Yoksa bir hayvan gibi iç güdülerimize yüklenen sabit bir program dahilinde robot gibi sürekli ayni hayatı yaşarız. Hiç bir şey anlayıp geliştiremeyiz. İşte bu özellikleriy-
le, İNSAN HAYATIN ANLAMINI ARAYAN TEK CANLIDIR. Madem hayata kalmak için bu kadar donanımlı olmak şart değilse, bu kadar
muazzam yeteneklerimizi, sadece rahat bir hayat sürmek için maddi güç peşinde harcamak, bir virüsten daha aşağı bir davranış değil midir? Virüs gibi diğer canlılar da insan kadar özgür bir seçim gücüne sahip değildir. Bu varlıkların çevreyi ve hayatı öğrenip anlama gücü yetersiz olduğundan seçimleri çok sınırlıdır. Bu sınırlı seçim gücüyle de yine çok sınırlı özgürlük olur. İşte bu yüzden kırlarda dilediği gibi başıboş dolaşmak, havalarda uçmak aslında çok sınırlı bir özgürlük düzeyidir.
Kendisine verilmiş beyin gücüyle insan, yeryüzünde en özgür hareket edebilecek yetenekte yaratılmıştır dedik. O halde güçlü bir beyin ve akıl, insan denen mahlûka neden verildi, ne işe yarar? İşte önemli olan bu soruyu sorabilmektir. Yeterli bir akıl gücü veya özgür seçim gücü, belli ki Kur’an’da anlatıldığı gibi aynı zamanda insana verilen büyük bir yük ve sorumluluktur.
“Şüphesiz biz emaneti (sorumluluğu) göklere, yere ve dağlara teklif ettik te onlar onu yüklenmek istemediler (bunun hakkını verememekten), çekindiler. Onu insan yüklendi. Gerçekten o çok zalimdir, çok cahildir. Sorumluluğun gereğini hakkıyla yerine getirmemektedir.” (Ah-
zâb, 72)
Burada kastedilen emanet, geniş yetenekli bir irade-beyin gücüdür ve bu güç insana, hayatı ve varlığı anlama, doğru bilgi elde edip, doğru özgürce seçim yapma yeteneği kazandırır. Aslında insana verilen bu emanet ÖZGÜRLÜK’tür. İnsan sahip olduğu güçlü bir beyin sayesinde bu özelliğe sahip olmuyor mu? Bu yüzden yeryüzünün en özgür varlığı insan değil mi? Ne kadar fazla akıl, o kadar geniş algılama ve bilgi edinme gücü sonunda, o kadar geniş ve bağımsız özgür hareket yeteneği değil midir? Özgürlük doğru bilgi gerektirir. Kur’an’da insanın yaratılışını anlatan Bakara/30-34’te meleklerle imtihanında işte bu gerçek vurgulanmaktadır. Bir varlığın, kâinatı ve hayatı anlayıp sorgulama gücün ne kadar sınırlıysa, doğru olanı bulma ve daha özgür seçim yapabilme gücün de o kadar sınırlıdır. Kırlarda kuşlar gibi uçmak özgürlük için yetmez. İnsana bu geniş sorgulama gücü, Kur’an’da belirtildiği gibi doğuştan verilmiş bir yetenektir veya emanetir. Bu yetenekle insana, hayat ve varlık için eğriyi doğrudan, iyiyi kötüden ayırt etme gücü verir. Böylece bu bağımsız sorgulama ve seçme özgürlüğü ise, davranışlarımızda sorumluluğu gerektirir. Bir ormanı yakma bilgisine sahip olan, ormanın sorumluluğunuda yüklenir. Bilgi sorumluluk demektir. Ayrıca Mutlak Özgürlük sahibi olmadığımız, hayat ve yeryüzü de bize ikinci bir emanet olduğu için bunlardan da sorumluyuz. Şu an insanlık aleminde de zaten aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur ve hukuken cezaya çarptırılamaz.
Peki, bilgi edinme kabiliyetinin asıl önemi nedir. Neden böyle bir varlığa ihtiyaç vardır. Şöyle bir düşünelim, bu muazzam incelikte ve düzende bir kâinat ve onun bir Yaratanı var ama bu mucizevi kainatı ve onun yaratıcısını bilen, anlayan yok. O zaman bu mükemmelliğin ne anlamı var. Var olsa ne işe yarar, yok olsa ne fark eder. İşte insanın asıl gerçeği ve kâinataki önemi bu. İnsan varsa varlık ve hayatın anlamı vardır. İnsanın olmadığı yerde hiçbir şey yoktur. Birisi tarafından bilinmeyen bir varlık fiziken var olsa da, gerçekte yok hükmündedir. Hayatın, varlığın, kâinatın ve bu muazzam yaratılışın ve Yaradan’ın anlamı insan varsa vardır, yoksa hepsi yok hükmündedir. Bu gerçekle, hayat insan içindir, hayat, kainat ve Tanrı’nın insanla bir anlamı vardır. İnsan bu kadar önemli bir varlıktır. İşte bu yüzden insan, eşrefi mahlukattır.
O halde kendimiz, toplumumuz ve içinde yaşadığımız çevremize karşı doğru/faydalı olanı seçmemiz/yapmamız gerek. Kâinat hakkında bu kadar genişleyen bilgi sahibi olmak da bir o kadar kâinataki düzeni koruma sorumluluğu gerektirir. Bu bilgi edinme ve özgürce hareket gücü insana kâinatı talan etme özgürlüğü vermez. Dünyanın en tehlikeli yaratığı keyfince hareket edendir. Hele bir de elinde güç varsa.
İnsan hayatın ve varlığın anlamını çözecek tek varlıktır. Yani neden varım ve nereye gidiyorum? Bu sorulara verilen doğru cevaplar irademizin ve kararlarımızın referans noktasıdır. İnsan her konuda bir şeyi referans almaya, bir şey hakkında doğru bilgi için onu başka bir şeyle kıyas etmeye mahkûmdur. İşte burada insan için kâinata Yaradan’ı her yönüyle idrak edememenin sırrı yatar. Çünkü Allah’ı tanımlamak için yeryüzünde onun eşi benzeri olmadığından, referans alınacak hiç bir şey yoktur. Ancak insanın, varlığın anlamını çözmekle, yaratıkların bilgisinden Yaradan’ın bilgisine ulaşabilecek bir donanımda olduğu görülmektedir. Böylece insan, hayatın anlamından, kâinatın bir yaratanı, sahibi ve hâkimi olduğu bilgisine ulaşarak; kendi hâkimiyeti peşinde koşup bozgunculuk yapmadan, sorumluluğunun bilincinde, onun kurduğu düzene uyumlu işler yapma sorumluluğunu taşır. Madem hayat ve yeryüzü bize bir emanet, o halde bu emanetin sahibinden habersiz yaşamak en büyük sorumsuzluk değil mi? İşte yeryüzünden Yaradan’ın halifesi olma, onun adına kâinata tasarrufta bulunma sorumluluğunu idrak etme, erdemli davranışlarda bulunarak, salih/insan-ı kâmil kul olmak, insanoğlunun varacağı en yüksek mertebe ve bunu idrak etmek, gerçek özgürlük düzeyidir. İşte akıl sahibi bir insanın en büyük sorumluluğu, bizi özgür kilacak olan bu gerçeği anlayabilmektir. Bu durum insanı dünyadaki herhangi bir şeye veya maddi zevklere bağımlı olmaktan kurtaracağı için Egonun esaretinden insanı kurtaracak bir anlayıştır.
Bir insanı, insanların özgürlüğünü gasp edip, kendi hâkimiyetini kurmak için zulüm ve adaletsizlik peşinde koşmaktan kurtaracak ve çatışmaları durduracak tek şey, bu kainatın rastgele ortaya çıkmadığı ve onun bir yaratanı, hâkimi ve sahibinin var olduğu gerçeğidir. Bu gerçeği idrak etmemek ve hiçbir sorumluluk duymadan kendi keyfince yaşamak özgürlük müdür, isyan mıdır siz karar verin. Bu gerçeği idrak etmek, bir gün yaptıklarımızdan hesaba çekilecek olmak insana nasıl bir sorumluluk yükler bir düşünün. İşte Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu gerçeği şu dizeleriyle çok güzel anlatmıştır.
“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır,
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”
Aksi durumda egomuzun, heva ve heveslerimizin esiri olup kâinatın hâkimi olma ve bunun için güç biriktirme peşinde koşarız. Egomuzun keyfince yaşayıp, dünyayı ve insanlığı talan edecek davranışlarımızın önüne set çekecek olan bu sorumluluk duygusudur. İşte insanın anlaması gereken en büyük gerçeği budur. Kur’an insanlar için bu konuda devamlı uyarılarda bulunur (Furkân 25/43-44).
Özgür kararlar alabilecek ve hareketlerde bulunabilecek güçte olmak demek, her insan için özgür kararlar alıyor demek değildir. Mesele olan bu gücü doğru kullanabilmektir. Kur’an insanı, bir sürü yerde boşuna, “Aklınızı doğru kullanın” diye uyarmıyor. Yani bir yerlere bağımlı olmadan kendi hür iradenizle doğru kararlar almamız istenmektedir. Kur’an’da Bakara Suresi 30-32. ayetleri işte bize insanın yaratışındaki bu gerçeği anlatmaktadır. İşte bu yüzden Kur’an’da 850 civarında yerde aklı çalıştırmaya ve bilgiye atıf vardır ve Allah, aklını kullanmayanların her türlü kötülüğe düşeceğini söylüyor (Yûnus 100). Şimdi, bunca “Öğren, bil, aklını çalıştır” ayeti varken bu kadar tembelce yan gelip yatarak, cahilce geri kalmanın ya da bu gücü nefsimizin doymak bilmez hırslarını tatmin için kullanmanın hesabı bize sorulmaz mı?
7-“Nefse/İnsana güzel şekil verene
8-Ona kötülük yapma ve kötülükten korunma yeteneği verene ki,
9-Nefsini temizleyip arındıran kurtuluşa ermiştir
10-Onu kirletip kötülüklere boğan kimse de hüsrana uğramıştır” Şems Suresi
Çatışma: Özgürlüğün Bedeli mi?
İyi ve kötünün kaynağı kâinatın sahibidir. Onun koyduğu iyi-doğru olan davranışlar insan ve hayat için faydalı, yapılması yasaklanan şeyler de zararlı olan şeylerdir. Gerçi bu kuralları Tanrı koymasaydı da rasyonel insan aklının bunları keşfederdi ve laik akılla keşfetti de. Bu yüzden faaliyetlerimizde bunları referans almak zorundayız. Çoğu zaman sorarız, “bu dünyada kötü ve çirkin şeyler, çatışmalar neden” var? Peki, hep iyi şeyler var olsaydı özgür seçim ne kadar mümkün olurdu? İyi/doğru ve vicdan ile egoya yön veren şeytani zıtlıkları olmazsa, tabldotan robot gibi mecburi seçim olurdu ki, bu özgür seçim değildir. Kötü ve yanlış şeyler var olmayıp, mecburen hep iyiyi seçtiğimizde, bu özgür seçim olur mu? Yani şeytan ve kötülük olmadan gerçek bir özgür seçim olamaz. “Yeryüzünde bu kadar kötülüğe ve çatışmaya Tanrı neden müsaade ediyor, şeytanı neden yarattı?” denebilir. Her şeyin değeri zıddıyla anlaşılır. Hiçbir kötülüğün olmadığı bir dünyada özgürlük olamayacağı gibi sadece iyinin olduğu bir dünyada da hiçbir şeyin değerini anlamak mümkün olmayacaktır. Kötü bize iyinin ne olduğunu anlamamıza yarar. Acı biberin, açlığın, hastalığın, fakirliğin, savaşın ve ölümün olmadığı bir dünyada acaba daha mı mutlu olurduk? Ne ağlama, ne acı, ne hasretin olmadığı bir dünyada yaşamak bir robotan farklı olamaz. Mutluluğun asıl sebebi bu zıt farklılıklardır. Bir eli yağda bir eli balda olan, hiçbir tasası olmayan insanlar hayattan zevk alıp, mutlu olamaz. Ayrıca ünlü Alman yazar Goethe’nin şiirsel oyunu Faust’ta Tanrı’ya söylettiği gibi “İnsan eylemsizliği/tembelliği sever. Şeytanı yani kötülüğü yaratmamın sebebi budur” sözü aslında önemli bir hayat gerçiğinin tesbitidir. Zıtlar ayni zamanda insanı eyleme teşvik eder ve herşeyin iyi olduğu bir ortamı bozan olmazsa insanı hareket geçirecek, uğrunda mücadele edecek bir gayesi de olmaz. İçinde kötülüğün olmadığı bir sinema filmi çekebilrmisiniz? Fazla merak edilecek bir şey yok. Çevresine bilerek zarar vermeyen, hep olumlu şeyler düşünen insan örnekleri var. Yedi nolu kromozom çiftinde genetik materyal eksikliği sonucu meydana gelen Mutluluk hastalığına (Williams Sendromu) yakalanmış insanlara bakılabilir.
Melek gibi hep iyiyi seçen veya sorumsuz hayvan gibi sadece ha-
yatını devam etirme yetisiyle donatılmış varlıklar zaten var. Allah
isteseydi her insan doğru yolda olurdu ama bunu istemeyip insanların özgür seçimine bıraktığını Kur’an’da Yunus 99. ayete bunu açıkça bildirmiştir. Bu varlıkların, kâinatı bilme ve özgür seçim gibi bir yetileri olmadığından sorumlulukları da yoktur. Dediğimiz gibi, zıtlıklar özgürlüğün olmazsa olmaz unsurlarındandır. Ayrıca zıtlıklar yoksa bilim de olsa, özgür seçim olmaz. Bütün bunlara rağmen, akıl sahibi herkesin insanlık için iyi, doğru ve yararlı olanı seçmesini bekleyemeyiz. Kötüyü ve zararlı olanı da seçecek olanlar çıkacaktır. Eğer özgür bir se-
çim hakkımız varsa bazıları iyiyi bazıları da kötüyü seçebilir. Bu da işi çatışmaya kadar vardırır. Kimisi eşitlik, hak ve hukuktan yana, kimisi hâkimiyeten yanadır. Hâkimiyetin olduğu yerde kan, gözyaşı ve esaret vardır. Hayvan gibi “Güç bende” deyip dünyayı talan eden de, bu güçle dünyaya hak ve adalet dağıtan da olacaktır. Böylece insan yücelerek, Rabb’in arzu etiği salih ve insan-ı kâmil bir mertebeye özgür seçimiyle ulaşabilir. Seçimlerimizin sonucu ortaya çıkacak olan çatışmalar da, “özgürlüğün bedeli” olsa gerek. Hayatın gerçeği budur ve herkes safını buna göre seçmelidir.
Faklı dinler arasında çatışmalar oluşundan, “Eğer bu kadar farklı din olmasaydı yeryüzünde çatışmalar da daha az olurdu” diye düşünebiliriz. Önce şunu bilelim; farklı din diye bir şey yok. Hepsi tek bir din olup, değişik zaman ve yörelerde insanlara anlatılan aynı dini kurallar, sonradan ayrışmalara alet edilip farklı din haline dönüştürülmüştür. Bu yüzden dini tekrar kendi eksenine döndürmek için yeni peygamberler gönderilmiştir. Böylece insanları bir arada kardeşçe yaşatmayı amaçlayan dinler, aksine çatışmaları artırmış gibi görülebilir. Maalesef gücü eline geçirenler dinleri de kendi şahsi iktidarlarına alet etmişlerdir. Şunu iyi bilmek gerekir ki, kainatın yaratıcısı bir Tanrı olmayıp insanı yola getirmeye çalışan dini mesajlar gönderilmeseydi, ortalıkta bir sürü kendini tanrı ilan eden din kuran meczuplarla dolardı. Geçmiş insanlık tarihini bunun örnekleriyle doludur. Buna rağmen dinler farklı birçok milleti bir araya getirebilmiştir. Büyük ilahi dinler olmasaydı, bu kez de üç büyük ayrışma yerine, her toplum kendi kafalarından üretikleri ilah, din ve fikir yüzünden daha fazla kamplara/ötekileşmeye ayrışacağından çatışmalar azalmazdı. Dünyanın o çağda yüzde onunu katleden Cengiz bir din savaşçısımıdır? I. ve II. Dünya Savaşları birer din savaşı mıdır? Bunların hepsi ego adına insanların katledildiği savaşlardır. İşte din bunu önlemek için vardır. Ayrıca bilimi herkesin, insanlık yararına kullanmasını da bekleyemeyiz.
İşte bu yüzden insan için kötüyü-günahı ve iyiyi-sevabı seçme özgürlüğü, ister istemez çatışmayı içinde taşır. Aslında bu farklı seçimlerden doğan çatışmanın altında yatan gerçek, özgürlüğün yedi şartına uymayan, tam bir özgür seçim şartlarının sağlanamamasının neticesidir. Bu durumda çatışma, gerçek bir özgür sorgulama yapılamamasından, ego ve şeytani manüpilasyonlarla haksız ve yanlışı seçmemizden kaynaklanmaktadır. Enbiya Suresi 19. ayete anlatılan melekler gibi sadece iyiyi seçme mecburiyeti olsaydı, özgürlük olmazdı. Fıtrat gereği insan, iyiyi, yani insanlığa faydalı şeyleri tercih eden vicdana sahip olsa da her devirde vicdanı ölçü almayıp, egosunun tatmini için maalesef kötüyü seçen de olacağından, az çok çatışma olmaya devam edecektir. Çatışma özgürlüğün bedelidir. Mülk Suresi 2. ayete belirtildiği gibi hayatın yaratılış gayesi bu. Mesele, olan bu gerçeği görebilmek ve anlayabilmektir.
1-Einstein Albert, Seçme Yazılar, İstanbul, Ezr Yayıncılık, 2015, s.
2-Rainer Funk, Ben ve Biz/Postmodern İnsanın Psikanalizi, Çev. Çağlar Tanyeri, YKY, İstanbul, 2007)
KAPİTALİST EGONOMİ ve İNSAN MEDENİYETİ sayfa-251
İlk yorumu siz yapın. "EMANET ÖZGÜRLÜK ve SORUMLULUK"